Ev arkadaşım İdil, Berlin Güzel Sanatlar Akademisinde tiyatro okuyordu. İdil’in sınıfında sekiz öğrenci vardı. Bunlardan biri çok sevdiği ve yakın arkadaş olduğu Maximilian’dı.

Maximilian sık sık bizim eve geldiği için, zaman içinde biz de yakın arkadaş olduk. Maximillian çok yakışıklıydı ve tiyatro yeteneği de muhteşemdi. Gerçekten de Akademinin yıl sonu gösterilerinde kimse gözünü Maximilian’dan ayıramıyordu.

Bir gün üçümüz bizim evde oturmuş sohbet ediyorduk. İdil mutfaktaydı. Maximilian’ın yüzü asıktı ve gözleri hüzün doluydu. Ne olduğunu sordum. Önce “Bir şey yok” dedi. Ben üsteleyince, kırık dökük bir sesle “Söyleyemiyorum” dedi, Neyi söyleyemiyorsun?” dedim. Gözleri dolarak, “Gay olduğumu anneme söyleyemiyorum.” dedi. Şaşırıp kalmıştım. Gay olduğunu elbette ki biliyordum ama bunu annesiyle paylaşamadığını bilmiyordum. Ne desem acaba diye düşünürken ağzımdan “Neden söyleyemiyorsun annene?” cümlesi çıkıverdi. Artık yaşlar gözlerinden dökülmeye başlamıştı. “Çok mutsuz olur annem bunu duyarsa” diye cevap verdi. O sırada İdil de kahvelerle mutfaktan geldi ve hayretle bize baktı soru dolu gözlerle.

Max ağlıyor, ben donup kalmışım. Sonunda kendimi toparlayıp durumu İdil’e anlattım. O da çok üzüldü ama yapacak hiçbir şey yoktu. Max’ı bir türlü teselli edemiyorduk. “Siz benim annemi tanımıyorsunuz. Onun için büyük bir hayal kırıklığı olacak. Beni asla affetmeyecek” deyip duruyordu. Annesiyle ilişkisi çok yakındı ve annesine çok düşkündü.

Daha sonraki buluşmalarımızda, üçümüz bu konuyu sıkça konuşur olduk. Ben ve İdil, Max’a; Annesinin onu çok sevdiğini, ilk şoku atlattıktan sonra mutlaka onu bağrına basacağını ve annesiyle bu konuyu paylaşması gerektiğini anlatmaya çalışıyorduk ama Maximillian bu konuda son derece umutsuzdu.

Bu arada ben de şaşkınlıkla böyle baskıların sadece Türkiye’de olmadığını, gay eşcinsel lezbiyen, transseksüel olmanın Dünya’nın her yerinde zor bir yaşamı göğüslemeyi gerektirdiğini anlamaya başlamıştım. Eşcinsel olmak Dünya’nın her yerinde akıntıya karşı yüzmenin diğer adıydı galiba. Bu seçimi yapmış insan, onu doğuran annesine, aile bireylerine, akrabalarına, iş arkadaşlarına, topluma, velhasıl herkese ve her şeye kendisini anlatmak, savunmak, kabul ettirmek zorunda kalıyordu. Bir diğer alternatif ise bir ömür boyu gizlenmek ve ruhuna kelepçe vurmaktı.

Maximilian sonunda annesine kalbini açmayı başardı ve her şeyi anlattı. Annesi oldukça sarsıldı. Önce inanmadı, sonra Maximillian’ın tedavi olması gerektiğini söyledi ve bunun üzerine bir süre görüşmediler ana oğul ama sonunda aralarındaki buzlar eridi ve oğlunu bağrına bastı annesi. Maximilian çok mutluydu.

Aslında Max’ın kaygıları da boşuna değildi. Cinsel tercihleri nedeniyle çocuğunu reddeden birçok Avrupalı ve Amerikalı anne babanın olduğu bilinen bir gerçekti. Bu tema birçok kitaba ve filme konu olmuştu.

Benim bir türlü anlayamadığım; Neden insanların birbirine bunları yapabildiğiydi. Bizler bu Dünya’ya birbirimize fiziksel ve ruhsal acılar çektirmek için gelmiş olamazdık. Öyleyse neden bu kadar vahşet ve acı vardı?

Bildiğim tek şey ise, birbirimize yaşattığımız acıların, kederlerin, yalnızlıkların ve kırgınlıkların hiç kimseyi mutlu etmediğiydi. Acı acıyı, baskı baskıyı, şiddet şiddeti ve öfke öfkeyi doğuruyor ve ne yazık ki bu kısır döngü devam edip gidiyordu.

Hayatın içinde, birçok kadın ve erkek eşcinsel dostum oldu. Birlikte güldük, eğlendik, yedik içtik, ağladık güldük ve çılgınca dans ettik. Onlar akıntıya karşı inatla yüzen rengarenk balıklardı.

Kol kola girmişler, sevgisizliğe karşı sevgiyi, hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörüyü bayrak yapmışlardı. Onlardan çok şey öğrendim. Dayanışmayı, mücadeleyi ve dostluğu. Öğrendiğim en önemli şey ise şu idi;

Kadın ya da erkek yoktu bu Dünya’da. Sadece ve sadece SEVMEYİ BİLMEK vardı. Haydi o zaman…

Melda Özer / mozer@dwturkiye.com / @mozer2401 

(Visited 3 times, 1 visits today)