Grisi Yoktur Aşkın…..

Geçenlerde bir yemekte toplanmıştık arkadaşlarla. Eş terapisi konusunda uzmanlaşmış psikolog bir arkadaşım da gelmişti yemeğe.
“Ne gibi vakalar çıkıyor karşına” diye sorduğumda; “Aslında vakalar çeşit çeşit ama bir ilişkinin içinde, iki temel mesele var. Cinsellik ve Para.
Bazen biri bazen diğeri, bazen de her ikisi birden sorunların kaynağı olabiliyor” dedi. Yani bütün bu kıyametler, bu iki konu etrafında kopuyormuş.
Aslında sadece ikili ilişkilerin değil, Dünya’daki tüm çelişkilerin, kavgaların, savaşların arkasında da bu iki olgu var bence. Özellikle de para ve iktidar hırsı. Ertesi gün, akşam yemeğinde konuştuklarımızı düşündüm. Bu konular bana geçmişte yaşadığım ve içinden çıkmakta çok zorlandığım bir durumu anımsattı.
Berlin Teknik Üniversitesinde çok sevdiğim bir sınıf arkadaşım vardı, Nevzat. Karısı Brenda ile de tanıştım. Zaman içinde iyi dost olduk ve sık sık görüşmeye başladık. Brenda bir kadın sığınma evinde, uzman olarak çalışıyordu. Bazen sığınma evindeki kadınların hayat hikayelerini anlatıyordu. Bu vesileyle de insana dair, insan ilişkilerine dair sohbetler yapıyorduk.
Henüz Berlin duvarının yıkılmadığı, Doğu Berlin ve Batı Berlin’in birleşmediği zamanlardı. Batı Berlin’den Doğu Berlin’e geçiyorduk günü birlik. Tiyatro, opera, bale gibi gösteriler çok ucuzdu. Keza kitaplar ve yemekler de öyle. Günü geçirip, gece yarısından önce geri dönerdik. Çünkü gece en geç 24.00 de kontrol noktasında olmak ve Batı Berlin’e dönmek zorundaydık. Tıpkı balodaki kül kedisi Sindirella gibi.
Bir kız arkadaşımla birlikte Doğu Berlin’e Bertold Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi” adlı oyununu izlemeye gitmiştik. İzlediğimiz performans ve salonun atmosferi çok etkileyiciydi. Gerçekten iyilik, dürüstlük, vicdan,
özveri gibi temel değerleri ve emek kavramını çok çarpıcı bir şekilde ele alan bir oyundu. Bu arada birkaç sıra önümüzde oturan bir çift daha doğrusu erkek olanı çok tanıdık gelmişti bana. Kafasını yana çevirdiğinde ise şaşkınlıkla tanıdım kim olduğunu. Bu benim sınıf arkadaşım Nevzat’tı ama yanında bir koluyla sarmaladığı sarışın kadın Brenda değildi. Önce şaşkınlık, sonra bir panik duygusu, daha sonra da hayal kırıklığı hissettim. Ben bunları hissediyorsam, kim bilir Brenda bu durumu fark edince ne yapacaktı. Neyse ki oyun bitti ve Nevzat beni görmeden
birbirimizden uzaklaştık.
Ne yapmalıydım ya da ne yapmamalıydım bilemiyordum.

Brenda Nevzat’a çok bağlıydı. Ailesinin muhalefetine rağmen onunla evlenmiş ve bir yaşam kurmuştu. Ailesi farklı kültürlerden insanlar birlikte mutlu olamazlar derken, Brenda ailesini dinlememiş, aşkının peşinden
gitmişti. Brenda benim dostumdu, üzülmesini hiç istemiyordum ama görmemiş
gibi de davranamazdım. Benim için sıkıntılı günler başlamıştı.
1.Nevzat’la mı konuşmalıydım acaba? Nevzat aşık olmuşsa ben ne yapabilirdim ki zaten?
2. Bu durumu Brenda’yla paylaşmak mı doğruydu? Belki de “Bu gerçek” , duymak isteyebileceği en son şeydi.
3. Susmak. En sık yapılanı buydu herhalde. En kolay gibi görüneni ama en zor olanı.
Neydi doğrusu? Siz olsanız ne yapardınız?

Aslında sorgulamak, neyin doğru neyin yanlış olduğunu irdelemek niyetinde değildim. Herkesin hayatı, yaşama biçimi kendisini ilgilendirirdi ama, ben aynı durumda olsam, yakın bir arkadaşımın bunu gizlemesi beni çok yaralardı. Sonunda kararımı verdim. Bir gün okulun kafeteryasında kahvemi içerken Nevzat geldi, yanıma oturdu. Birkaç sohbet cümlesinden sonra, tiyatro oyununu beğenip beğenmediğini sordum. Şaşırdı, gözlerime bakınca onu
gördüğümü anladı. Emin olmak için sordu. “Evet gördüm” dedim. Bir şeyler anlatmaya başladı, dinlemek istemedim. Sadece “Brenda’yla sen konuş” dedim. “Anladım” diye cevap verdi.
Çok gençtim, siyah ve beyazlarım vardı. Doğru olanı yaptığımı düşünüyordum.
Aradan bir ay geçti, Brenda beni aradı ve Nevzat’tan boşanacağını söyledi. Biraz konuştuk, sohbet ettik. Üzgün ama kararlıydı. “İyi ki bazı şeyleri erken yaşadım” dedi.
Aradan 4 ay geçti ve ben Türkiye’ye kesin dönüş yaptım. Bu arada Brenda’yla pek görüşemedik.
Bir kaç yıl sonra, Berlin’e arkadaşlarımı görmeye gittim. Brenda’yı da aradım, buluştuk. Evlenmiş. Kocası üniversitede öğretim görevlisiymiş. Buluştuğumuzda 3 aylık hamileydi ve gözlerinin içi gülüyordu. Onu mutlu görmek içimi rahatlatmıştı. Çünkü kafamda hep “Acaba doğru mu yaptım?” sorusu vardı.
Yıllar geçti ve anladım hayatta sadece siyah ve beyazların olmadığını ama bazen de radikal seçimler yapmak gerekiyordu çaresiz.

Bu yazı bittiğinde bir kadın arkadaşım bana uğradı, yazıyı okudu ve “Ben duymak istemezdim böyle bir gerçeği, çünkü benim iki çocuğum var“ dedi. Ben de “Tamam, aklımda bulunsun” diye cevap verdim.
Aslında, yaşadıklarımız her birimize farklı yollar çiziyor ve doğrularımız aynı değil. Ama temel mesele seçimlerimizin ve verdiğimiz kararların içimize sinmesi çünkü yapılan her seçim, aynı zamanda bir vaz geçiş.
Hayat her zaman siyah beyaz değil, bazen grilerde var ve ama, Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi, konu aşk ise;
Ya tam açacaksın yüreğini, ya da hiç yeltenmeyeceksin!

Grisi yoktur aşkın, ya siyahı, ya beyazı seçeceksin.”

Melda Özer / mozer@dwturkiye.com /@mozer2401